İlim rütbesi rütbelerin en yükseğidir...   Cahilin şahitliği İSLÂM mahkemesinde kabul edilmez
       
   
  İlim öğrenme ve öğretme edepleri
Yüksek İSLÂM Hukuku Sitesi Anasayfa
 
 
   
  İmam-ı Gazali (ALLAH Ondan Razı olsun) hazretlerinden ;

İlim Öğrenme ve Öğretme Edepleri

A- İlim öğrenmenin başlıca on edebi vardır. İlim tahsil etmek isteyenin bu edeplere uyması gerekir. Bunlar şöyledir:

1- Nefsini rezil huylardan ve kötü sıfatlardan temizlemek. Çünkü ilim tahsili kalbin ibadeti, namazı ve ALLAH Teâlâ'ya yakınlık
vesilesidir. Bu sebeple, Namaz için bedeni pisliklerden temizlenmek gerektiği ve bu temizlik yapılmadan Namaz sahih olmadığı
gibi, kalb ibadeti için de kalbe yönelik pisliklerden temizlenmek gerekir ve bu yapılmadan o da sahih olmaz. Temizlenmenin ö-
nemini belirtmek için, "Din, temizlik üzerine bina edilmiş." "Temizlenin! Çünkü İSLÂM Dini temizdir" "Temizlik, iman etmeye yol
açar." denilmiştir. Sözü edilen temizlik, dış ve iç temizliğinin ikisidir. Çünkü ALLAH Teâlâ, "Müşrikler necistirler." buyurmuştur.
(Tevbe, 28) Halbuki müşrikler, beden ve elbise itibarıyla temiz de olabilirler. Buna rağmen, necis sayılmaları, başta imansızlık
olmak üzere kalplerindeki manevî pisliklerden dolayıdır.

Pislik, sakınılması ve uzak durulması gereken şeydir. Kalbe musallat olan kötü huy ve sıfatlar ise, sakınma ve uzak durma açı-
sından önceliklidirler. Çünkü, bu pislikler dünyada rahatsızlık verici, âhirette de helak edicidirler.

ALLAH Rasûlü (Aleyhissalatüvesselâm): "İçinde köpek bulunan eve melekler girmez." (Müttefekun aleyh) buyurmuştur. Kalb
de Meleklerin ilham getirdikleri bir evdir. Kızgınlık (gazap), haram, şehvet, kin, kıskançlık, kibir, riya gibi kötü sıfatlar ise, kö-
pekler gibidirler. Bu sebeple, bu manevî köpeklerin bulunduğu bir kalbe melekler hayır ve hidayet ilhamlarını getirmezler.

Ahlâkı, huyu kötü olduğu halde ilim tahsil etmiş kimselerin varlığı seni şaşırtmasın. Çünkü, bunların tahsil ettikleri şey, âhire-
te yarayan ve saadet kazandıran hakikî ilim değildir. Hakikî ilmin özelliği, kötü huyları ve diğer günahları öldürücü zehirler su-
retinde göstermektir. AbdULLAH İbni Mes’ûd (ALLAH Ondan RAzı olsun) şöyle demiştir: "İlim, çok konuşabilmek ve çok şey
söyleyebilmek değildir. O, kalbi aydınlatan bir nur ve ışıktır." Bazı âlimler de, ilmin tarifinde onun, ALLAH Teâlâ haşyeti ve
korkusu olduğunu söylemişlerdir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim'de de: "ALLAH'tan ancak ilim sahipleri haşyet ve korku duyarlar."
(Fâtır, 28) buyrulmuştur . Bazı muhakkikler de , şunu söylemişlerdir: "İlim tahsili ALLAH için olmadığı zaman, onun hakikati
kazanılamaz. Bu durumda kazanılan şey, sadece onun lâfız ve sözleridir."

2- Tahsil döneminde, dünya meşguliyetlerini mümkün mertebe azaltmak. Çünkü meşguliyetler, zihin ve dimağın öğrenme ye-
teneğini azaltırlar. Kur'ân-ı Kerim'de "ALLAH, bir kimsenin içine iki kalb koymamıştır." (Ahzâb, 4) diye buyurul­muştur. Bu se-
beple, zihin dağıldığı ölçüde ilmî hakikatleri anlamakta sıkıntı çeker. Bu mânayı teyid için, "Sen kendini bütün olarak ilme ver-
medikçe, o sana bir kısmını bile ver­mez." denilmiştir.

3- Kendisine ilmi öğretene tevazu ve teslimiyet göster­mek. Bunun için, ilim öğrenmek isteyen kimse, bir hastanın uzman bir
doktoru dinlediği gibi hocasını dinlemeli, ona tevazu göstermeli, kendisine hizmet etmekten şeref duymalı ve bunun sevap ol-
duğuna inanmalıdır."İlim tahsili dışında her hangi bir maksatla kendini alçaltmak müslümanların ahlâkından değildir" denilmiştir.
Bu demektir ki, ilim tahsili için kendisini alçaltmak caiz ve hatta fazilettir. Şa'bî şu olayı anlatmıştır: "Zeyd İbni Sabit (ALLAH
Ondan Razı olsun), katırına bineceği sırada Abdullah İbni Abbas(ALLAH Ondan Razı olsun) üzengisini tuttu. Zeyd (ALLAH On-
dan Razı olsun), bundan sıkıntı duyarak:

"-Ey ALLAH Rasûlü’nün yeğeni, onu bırak." dedi. İbni Abbas(ALLAH Ondan Razı olsun) :

"-ALLAH Rasûlü (Aleyhissalatüvesselâm), Âlimlere ve büyüklere böyle davranmamızı emretti." dedi.

Zeyd (ALLAH Ondan Razı olsun), onun elini üzengiden koparamayınca tutup öptü ve ona dönerek:

"Biz de Peygamberimizin (Aleyhissalatüvesselâm) Ehl-i Beytine karşı böyle davranmakla emrolunduk." dedi." (Taberanî, Hâ-
kim, Beyhakî)

İlim kurtuluş ve saadet vesilesi olduğu için, aranan kıymetli bir meta gibi, onu nerede ve kimde olursa olsun almak ve onu öğ-
retene teşekkür ve minnet duymak lâzımdır. "Sel, tümsekte durmadığı gibi, ilim de kendisine karşı kibirlenenlerde durmaz." de-
nilmiştir. Hakikaten de ilim, ancak tevazu ve teslimiyet ile kazanılabilir. Kur'ân-ı Kerim'de, "Bunda; kalbi olan, kendisini toparla-
yıp kulak veren kimseler için hatırlatma (ilim ve öğüt) vardır." (Kaf, 37) denilmiştir . Bu âyette de ilim tahsil etmenin şartlarına
işaret edilmiştir. Bunlar, kalb, yani zekâ sahibi olmak, dikkati toplamak ve iyice kulak vermektir.

Bu konuda en önemli bir husus da öğreteni sınamaya kalkışmamak ve ancak öğrenmek istediği şeyleri ona sormaktır.

4- İlimde yeterlilik ve derinlik kazanmadıkça âlimler arasında ihtilaflı ve tartışmalı olan konulan öğrenmeye he­ves etmemek.
Çünkü, ilim tahsiline bunlarla başlamak akılda hayret, zihinde karışıklık, anlamada zorluk ve azimde gevşeklik meydana getirir.
Bunun için, tahsile kesin olan ilmî gerçekleri ve dinî hükümleri öğrenmekle başlamak lazımdır.

Değişik üstadlardan faydalanma imkânı varsa, her bi­rinden en iyi bildiği ilim dalını öğrenmeye çalışmakta büyük yarar vardır.

5- Önce, tavsiye edilen ilimlere âit kısa metinler oku­malı ve bu suretle onlardan her birinin maksat ve gayesine vukuf kazan-
malıdır. Ondan sonra , en önemlisinden başlayarak ömrü yettiğince derinliğine tahsil yapmalıdır . Özetlerini öğrendiği ilimlerin
bir kısmını ilerletmese bile, bu özetlerden yararlanacaktır. Bu kadarını öğrenmiş olması, en azından o ilimlere düşmanlık etmesini önleyecektir. Çünkü insanlar , bilmedikleri şeylere düşmandır . Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur: "O eski bir hikâyedir." de-
diler (Ahkâf, 11)

Bir şâir şöyle demiştir: "Bir insanın ağzında tat alma bozukluğu varsa, o, tatlı suyu da acı bulur."

Hakikî ilimler, ya ALLAH Teâlâ'ya yaklaştırıcıdırlar ya da buna yardımcıdırlar. Derece ve önemleri de buna göredir. İlimleri bilenler
de, hudutları koruyan vazifeli askerler gibidirler . Bunlar, ilimleriyle ALLAH Teâlâ’nın dinini korumayı kasdettikleri takdirde, ilim ve niyetlerine göre sevaplara nail olurlar.

6- Öğrendiği ilimlerle âhiret ilmine ulaşmaya çalışmak. Çünkü bizzat maksat olan ilim budur. Diğer ilimlerse, bunun için hazırlık ve başlangıçtırlar. Bu sebeple, bütün ömrü vasıta ve basamak durumundaki ilimleri öğrenmekle tüketmemek lâzımdır. Aksi takdirde,
sa'y (çalışmak) sonuçsuz, ömür de zayi olur.

Âhiret ilmine ulaşmak, kalb ve nefsi kötü sıfatlardan, uzuv ve organları da günahlardan ve abesle iştigalden korumayı gerektirir.
Çünkü bu ilim bir nurdur ve ancak bu dikkat ve gayret sonunda kalbe akseder ve orada imana dönüşür. Nitekim, Hz. Ebu Bekir
(ALLAH Ondan Razı olsun) bu ilmi ve imanı bu sayede kazanmıştır. Bunun farkında olan Hz. Ömer (ALLAH Ondan Razı olsun) şöy-
le demiştir: "Ebu Bekir'in (ALLAH Ondan Razı olsun) imanı hepimizin imanından daha ağırdır. Çünkü o, güzel huylarda ve iyi amel-
lerde hepimizden ileridir."

Bir hakîm şöyle demiştir: "Bütün ilimleri bilsen bile, ALLAH Teâlâ'yı gerektiği şekilde tanıyıp maddî sebepleri ve bunların sonuçlarını
O'nun Yarattığını öğrenmedikçe, bir şey bildiğini zannetme."

7- Din ile ilgili bir ilmi öğrendikçe, onun amel, ibadet ve ahlâka müteallik yönlerini tatbik etmek. Çünkü ilim amel içindir. Amele
dö nüştürülmeyen bir ilim Kıyâmet gününde sahibinin aleyhinde delildir. ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kendilerine kitap ver-
diğimiz kimseler, onu hakkını gözeterek okurlar. İşte, ona gerçekten iman etmiş olanlar bunlardır." (Bakara, 121) Kitabın hakkını
gözetmek ise, onunla amel etmektir. İlimleriyle amel etmeyenler, kendileri gibi, ilimlerini de halkın nazarında küçültürler. Ancak,
kişilere bakarak ilimleri değerlendirmek de yanlıştır. "Doğru olan, ilimleri de, insanları da ilmin ölçüleriyle değerlendirmektir. Hz. Ali
(ALLAH Ondan Razı olsun) şöyle demiştir: "Hakkı kişilere göre tanıma! Kişileri hakka göre tanı!"

8- İlimler arasındaki üstünlüğün onların sonuçlarına ve delillerinin kuvvetine göre olduğunu bilmek. Bu sebep­le, din ilmi tıp ilmin-
den üstündür. Çünkü, din ilminin so­nucu ebedî saadettir; tıp ilminin sonucu ise, geçici dünya hayatıdır. Aynı sebepten dolayı,
matematik ilmi diğer birçok ilimden üstündür. Çünkü onun delilleri daha kuvvetlidir. Din ilimleri içinde de en üstünü marifettULLAH,
yani ALLAH u Teâlâ'yı bilmektir. Bu ilim, diğer din ilimlerinin ruhu, özü ve bütün ilimlerin gayesi ve maksadıdır.

9- İlmi riyaset, mal, şöhret ve itibar kazanmak için tah­sil etmemek. Çünkü ilmin değeri bunlara âlet edilemeye­cek kadar yüce-
dir. İlim ALLAH için tahsil edildiği zaman, sa­hibine fazilet ve ahlâkî olgunluk kazandırır. Dünya için tahsil edildiği takdirde ise, sa-
hibini her türlü rezilliğe, ah­lâkî ve amelî zaaflara sürükler. Dünyaya âit meşru kazanç­lar, ilimlerin tabiî sonuçlarıdır. Bunlar kendi-
liğinden de hasıl olurlar. Onun için, bunları düşünmeye ve maksat haline getirmeye gerek yoktur. Böyle olduğu için, ilimleri yüzün
den şöhret, ikbal ve itibara kavuşmuş âlimleri ihlâssızlık ve dünyayı aramış olmakla itham etmek de doğru değildir. Çünkü, bu şey-
ler zorunlu olarak ihlâssızlığı ve dünyayı aramış olmayı gerektirmezler.

10- En yüksek derecedeki ilim ehlinden olmaya çalış­mak. Çünkü ilim ehli niyet ve amellerine göre üç sınıftırlar. Birinci sınıf ALLAH Teâlâ'ya yakın olan mukarrabdırlar. İkin­ci sınıf selâmet ve kurtuluş ehli olan sağ ehlidirler. Üçün­cü sınıf ise, batıp helak olanlardır. (Vakıa suresi, 10-49)

B- İlim öğretmeye gelince; evvelâ şu bilinmelidir ki, hem ilmiyle amel eden hem de onu başkalarına öğreten kimse, göklerde ve
yerde büyük bir değere sahiptir. O, bir güneştir ki, hem kendisini, hem de etrafındakileri aydınla­tır; bir misktir ki, hem kendisi
güzel kokar, hem de etrafa güzel koku neşreder. Böyle bir mürşid ve öğreticide bulun­ması gereken edeplerin bir kısmı da şöyledir:

1- İlim öğrettiği kimselere karşı şefkatli olmak ve onları kendi çocukları yerine koymak. ALLAH Teâlâ, Peygamberimize (Aleyhissala-
tüvesselâm) hitaben şöyle buyurmuştur: "Sen ALLAH’ın rahmetiyle onlara yumuşadın. Sert ve katı kalpli olsaydın seni bırakıp dağı-
lırlardı." (Âl-i İmran, 159) Ve kendisini şöyle övmüştür: "O, mümin­ler için şefkatli ve merhametlidir." (Tevbe, 128) ALLAH Rasûlü
(Aleyhissalatüvesselâm) da şunu buyurmuştur: "Baba evladları için ne ise, ben de sizin için oyum." (Ebu Dâvûd, Nesâî, İbnu Mâce) Mürşid ve öğretici, bu yakınlık ve şefkatin gereği olarak onları âhiret ateşinden kurtarmayı hedeflemelidir. Bunu yaptığı zaman o-
nun hakkı, anne ve baba hakkından daha büyük olur. Çünkü anne ve baba, çocuklarının kısa olan dünya hayatına hizmet ederken,
mürşid ve öğretici onların ebedî âhiret hayatına hizmet eder. İlmi, yalnızca insanların dünya hayatlarına hiz­met etmek için öğret-
mekse, onların dikkat ve alâkalarını dünya üzerinde yoğunlaştırdığı için, zararlı ve helak edici olabilir. Şu halde, dünya ilmi yanında
Ahiret ilmini de öğretmek lâzımdır. Bunu yapmak ise zehirden sonra panzehir vermek gibidir.

Gerek öğretenler ve gerekse öğrenenler, ilimle âhireti hedef aldıkları zaman; aralarında kıskançlık, çekememezlik ve geçimsizlik gi-
bi rahatsız edici huysuzluklar meydana çıkmaz. Çünkü, âhirete zarar veren bu ahlâkî zaaflar, kendi maksatlarıyla çelişir. Fakat bu-
nunla dünyayı istedikleri takdirde, bu ve benzeri olumsuzluklar onlarda neşv-ü nema bulur ve her birini bir zehir küpü haline getirir.

Âhiret tâlipleriyle dünya talipleri .arasındaki belirgin özelliklerden birisi de, birincilerin birbirini içtenlikle sev­meleri, birbirine olanca güçleriyle yardımcı ve destek ol­maları; ikincilerin ise, birbirine içten buğzetmeleri, birbirine sorun çıkarmaları ve köstek olmalarıdır.
Böyle olmasının sebebi ise, âhiret sevap ve saadetinin herkese yeterli olması, dünya çıkar ve heveslerinin ise, ancak güçlü ve eli-
ni çabuk tutanlara yetmesidir. Bu yüzden, âhiret talipleri "Müminler kardeştirler." (Hucurât, 10) âyetinin hükmüne dâhil iken, dün-
ya talipleri "Muttakiler dışında, dostlar o gün birbirine düşmandırlar." (Zuhruf, 67) âyetinin şümûluna dahildirler.

2- İlim öğrettiği kimseden dünya hesabına yararlanmayı düşünmemek. Zaruret halinde, ilim öğretme karşılı­ğında ücret almak caiz
ise de, bunu ALLAH rızası ve âhiret sevabı için yapmak esastır. Şu husus bilinmelidir ki, irşad ve öğretim işinde öğretenin manevî
kazancı, öğrenenin kazancından daha fazladır. Öğreten bunu düşünmeli ve kimseye minnet etmeden peygamberlerin dedikleri gibi,
"Ey kavim! Ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ALLAH'a aittir." (Hûd, 29) demelidir.

3- Öğrencinin yararına olan nasihatleri yapmak. Bu cümleden olmak üzere; ilmin maksadının dünya değil, âhiret olduğunu ona açık-
lamalı ve yeterlilik kazanıncaya kadar Âlim rolüne girmemesini ona tenbih etmelidir. Bunun tersi olan durumlardan üzüntü duyduğu-
nu da göstermelidir. Sufyân es-Sevrî'yi (ALLAH Ondan Razı olsun) üzüntülü görenler, bunun sebebini sorunca ondan şu cevabı al-mışlardır: "Dünya talipleri bizi kötü maksatlarına alet ediyorlar. Gelip bizden ilim öğreniyor ve onu dünya için kullanıyorlar."

4- Kuru bilgi vermekle kalmamak, aynı zamanda bilginin tatbikini sağlamak ve talebenin ahlâkını ıslah etmek. Islah etmenin yolu ise, kötülükleri yüze vurmak ve azarlamak değil, mümkün mertebe merhamet göstererek doğruları anlatmaktır.

5- Kendi alanı dışındaki ilimleri kötüleyip küçümsememek. Yazıktır ki, bazı kimseler kendi meziyetlerini gös­termek için rakiplerini kö-
tüledikleri gibi, kendi meşgul oldukları ilim dalının değerini göstermek için de, başka ilimleri kötülerler. Bu, sakınılması gereken yanlış
ve çirkin bir harekettir. Mürşid ve öğreticilerin bunu yapmaları ise daha da kötüdür. Çünkü , bu suretle öğrencilerin yüzüne diğer
faydalı ilimleri öğrenmenin kapısını kapatmış olurlar.

6- İrşad ve öğretimde dinleyici ve öğrencilerin kapasitesini göz önünde tutmak. Çünkü onların, kendi kapasite­lerini aşan sözler-
den ve ilimlerden faydalanmaları müm­kün değildir. Bu yüzden, Peygamberimize nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Biz Pey-gamberler cemaati (Aleyhimüsselâm ecmaîn) insanların seviyelerine inmeye ve onlarla akıllarının aldığı şekilde konuşmaya emir o-
lunmuşuz. Bir kimse, bir topluluğa akıllarının ermediği bir seviyede konuşursa, söyledikleri onların bir kısmı için fitne olur." Hz. Ali
(ALLAH Ondan Razı olsun) göğsünü göstererek şöyle demiştir: "Burada pek çok ilim vardır. Fakat, onları açıklamak için evvelâ an-
layanı bulmak lâzımdır."

Âlim, kevgir gibi, içindeki bütün bilgileri her yerde ve herkesin önüne dökmemelidir. "Âlimlerin kalpleri ilimle­rin kabirleridir." denil-
miştir. Bazı ilimler ve bilgiler bazı insanlara zarar verir. Onun için bu türlü ilim ve bilgileri bu kimselerden saklamak icap eder. Bu-
rada da Âlim, mürşid ve öğretmen doktor gibi davranmalı ve hastaya zarar verecek olan ilacı ona vermemelidir.

İlmi onu öğrenmek ve dinlemek istemeyenlere de açmak doğru değildir. Çünkü bu hareket ilmi ucuzlatmaktır. Onun için, ALLAH
Teâlâ, "Öğüt vermek fayda veriyorsa öğüt ver." buyurmuştur. "Benim Ayetlerimi ucuza satmayın." emrinden de bu manayı çıkar-
mak mümkündür. (A'lâ, 9) Hz. İsa'ya (Aleyhisselâm) nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "Cevherler, domuzların boyunlarına
asılmaz. Bilin ki, ilim cevherden daha değerli, ilmi istemeyen de domuzdan daha âdidir." (Vaktiyle bir ermiş, çarşı pazar dolaşıp,
"Kim bana on altın verirse ona on ilmî mesele öğretirim." diye bağırmış. Kimse bu alış verişe talip çıkmamış. Sonunda bir adam,
"Ben sana on altın vereceğim. Onları bana öğret." demiş. Adam, meseleleri ona öğretmiş ve kalkıp gitmek istemiş. Beriki, "Bekle,
senin altınlarını getireyim." demiş. Ermiş zat, tebessüm ederek şöyle demiştir: "Evladım! Ben hakikaten altın istemedim. Bunu ile-
ri sürerek senin gibi gerçekten ilme talip ve istekli bir kimseyi ortaya çıkarmak istedim."

İlim, iş olsun diye öğrenmek isteyenlere de öğretilmez. Onun için bir adam bir âlime bir şey sormuş, âlim ise sükût edip susmuş-
tur. Adam ona:

"-Duymadın mı ki, ALLAH Rasûlü (Aleyhissalatüvesselâm): "Kim faydalı bir ilmi ketmederse, kıyâmet gününde ateşle gemlenir, buyurmuştur?" demiş. Âlim:"-Sen gemi bırak, git. Sorduğun meseleyi öğrenip ondan yararlanan birisi sorar da, ona açıklamaz-
sam onunla gemleneyim. ALLAH Teâlâ: " Mallarınızı sefihlere vermeyin." (Nisa, 5) buyurmuştur. İlim maldan daha kıymetli oldu-
ğu için, o da sefihlere anlatılmaz." diye karşılık vermiştir.

İlmi, öğrenip ondan yararlanan kimseden esirgemek o kimseye zulümdür; onu anlamayan veya ondan yararlanmak niyetinde
olmayan kimseye vermek de, ilme zulümdür.

7- İlk aşamada az ve öz olarak verilmesi gereken ilmin bu miktarını öğrencilerin gözünde küçültmemek. Bu yapıldığı takdirde,
onların gözünde öğrendiklerinin değeri düşer, ona duydukları güven ve itimatları sarsılır ve yeni şeyler öğrenme hevesleri de
kırılır. Bilinmelidir ki, herkes ken­di aklî kapasitesi ve sosyal şartları ölçüsünde ilim öğren­mekle mükelleftir ve bu ölçülerde öğ-
rendiği ilim, az da olsa, onun için geçerli ve yeterlidir. Bu sebeple, genel halk ke­simine yönelik irşad ve eğitimde; dinin temel
esaslarını öğretmek, yaptıkları iş ve sanatlarda emin ve dürüst davranmalarının gerektiğini anlatmak ve onların kalplerine Cen-
net arzusu ve Cehennem korkusu yerleştirmekle yetinmek lâzımdır.

8- Öğrettiği ilim amele müteallik ise, o ilimle bizzat amel etmek. Böylece, öğrettiği ile yaptığı birbirini tamamlamış olurlar. Söz
ile fiil arasında çelişki bulunduğu takdir­de ise, irşad ve öğretimin etkisi ortadan kalkar. Örneğin, bir doktor, avucundaki bir
maddeyi yudumlayarak hastalarına: "Bu madde zehirdir, sakın onu yemeyin!" derse, inandırıcı olmaz. Hastalar, doktorun şaka
ettiğini, aslında onun yediği maddenin ilaç olduğunu düşünür ve bu maddeyi bulup yemek isterler. Bu sebeple, ALLAH Teâlâ
söyleyip öğrettikleriyle amel etmeyenleri azarlamış ve; "İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Hala akıllanma-
yacak mısınız?" (Bakara, 44) buyurmuştur. Bir şâir de şunu söylemiştir: "Bir iyiliği öğrettiğin zaman, onun aksini yapmak senin
için büyük bir zillettir." Hz. Ali (ALLAH Ondan Razı olsun) da şöyle demiştir: "İki kişiden canım sıkılır. Bunlardan birisi ilmiyle a-
mel etmeyen Alim, diğeri de ilim öğrenmeden amel etmeye kalkışan câhildir. Bu türlü âlim kötü örnek olur, böylesi cahil de
Dini bozar."

Âlim, örnek alınan kişidir. Bu sebeple o, kendisine bakıp iyi işler yapanların sevabına da, kendisine uyarak kötü işler yapanla-
rın vebaline de ortaktır.